Marifet Uçmakta Değil, Konmakta!

Gerçekten de, bir uçağın inişinin kalkışından daha fazla riskler taşıdığını bilir misiniz? Mesela kötü iklim koşullarının hüküm sürdüğü bir alandan pek nazlanmadan kalkan bir uçak, vardığı havaalanında hafif bir sis olsa kalktığı destinasyona geri dönebilir veya komşu bir havaalanına inebilir.

“Toplumsal yaşamı zorunlu kılan iki unsur vardır; birincisi, besinlerin üretilmesinden tüketilmesine kadar geçen süreçte yaşanan iş bölümüdür ki, bunu üretim olarak adlandırmak mümkündür. İkincisi ise savunmadır. Eğer insanlar birbirleriyle yardımlaşmasalar ne hayatlarını devam ettirmek için beslenme ihtiyaçlarını karşılayabilirler, ne de kendilerini savunabilirler.”

Yukarıdaki alıntının sahibi ünlü sosyolog İbni Haldun’dan Adam Smith’e, Karl Marx’tan Fernand Braudel’e, Aristoteles’ten Karl Polanyi’ye kadar birçok düşünür ve bilim adamı toplumsal yaşamdaki iş bölümünün gelişimi ve süreçleriyle ilgili çeşitli kuramlar geliştirmişlerdir. Biz, bu kuramlarla ilgili tartışmalara hiç girmeden, insan topluluklarının, tarihin belli kesitlerinde kendine yeterlilik (self sufficiency) dönemi yaşadıklarını söyleyebiliriz.

Aristoteles iş bölümüne ve ticari yaşama karşı çıkıp “kendine yeterliliği” kutsarken Adam Smith iş bölümünün, başlangıçta insanların üretim yeteneğini artırdığını, ancak ilerleyen aşamalarda aptallaştırdığını, aşırı makineleşmeden ötürü yaratıcılıklarının köreldiğini ileri sürer. Bir Lorel ve Hardy komedisinde hayatta her şeyi, sevgilisinin elbisesindeki düğmeleri bile makine düğmesi gibi gören bir sanayi işçisinin canlandırıldığını hatırlar gibiyim. Gelişmiş toplumlarda, kollektif zeka ve kollektif yaratıcılık arttıkça bireysel zeka ve bireysel yaratıcılıkların dumura uğradığı yönünde bir gözlem vardır.

“Üçüncü Dalga”nın yazarı Alvin Toffler’ın “Birinci Dalga” olarak adlandırdığı toplumlardaki üretim ilişkilerini daha sıkı bir biçimde analiz etmek gerekebilir. Ancak, çıplak bir gözle irdelemeye kalktığımızda, ben, “kendine yeterlilik” döneminin, öyle çok da uzun bir süreci kapsamış olabileceğini sanmıyorum. İnsanın, “kendi ihtiyaçlarını kendisinin karşılaması”nın o kadar kolay bir şey olmadığını kabul etmeliyiz. Düşünün ki, bir kişi, kendi ihtiyaçlarını karşılamak için, aynı anda ekip biçecek, biçtiklerini kurutacak ve işleyecek, çeşitli hayvanlar besleyecek (et, süt, yumurta, bal, yün…), örüp dokuyacak, giysilerini ve ayakkabılarını dikecek, evini inşa edecek, ev araç ve gereçlerini imal edecek (kepçe, kova, su testisi, tencere…), su kuyusunu açacak, yıkayacak ve yıkanacak, gerektiğinide avlanacak, yiyeceğini pişirecek, ağrıyan dişini çekecek… Daha sayabilirsiniz.

Gördüğümüz gibi, bütün bunların ayrıntılarına girdiğimizde yalnızca, ama yalnızca hayatın idamesi için bir insanın üstüne binen iş yükü nicel ve nitel olarak altından kalkılamaz ölçüde ağırlaşmaktadır. İnsanoğlu, iş bölümünü gerçekleştirip bu gereksiz yüklerden kurtulmayı sağlayacak kadar akıllı bir canlıdır. İbni Haldun’un sözünü ettiği bedevi yaşam biçiminde bile tarımla uğraşanlarla hayvancılıkla uğraşanlar arasında bir mübadelenin olmadığını söyleyemeyiz. Birisi eksin, diğeri biçsin, öteki diksin, beriki dokusun ve hizmetleri/ürünleri birbirleriyle takas etsinler… Bu, çok çapraşık yollardan geçilerek keşfedilecek bir şey değildir.

Adam Smith’in “İnsanlar başkalarının ihtiyaçlarını karşılayarak aslında kendi ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlar.” sözünü bir yere kaydederek hemen şunu söyleyeyim ki, iş bölümü ve uzmanlaşma, her ne kadar Marx’a göre sınıflı topluma geçişin temeli sayılsa bile, “uzmanlığın” olmadığı bir toplumsal yapı hayal etmek pek mümkün değildir. İş bölümü ve uzmanlıklarla kapitalizm arasında sıkı bir ilişki kuranlar varsa da, en temel anlamıyla iş bölümünün her sistem içinde sadece farklı tezahürlerle ortaya çıkacağını ve kaçınılmaz olduğunu söylemek istiyorum. Buna itiraz edenlerin toplum ütopyalarının ne olduğunu tam olarak öğrenebilmiş de değilim.

Şimdi, bu kadar lafın, uçmakla ve konmakla ne ilgisi olduğunu mutlaka merak etmişsinizdir. Sabrınıza teşekkür ettikten sonra hemen açıklayayım. Bu iddiama muhakkak hak vereceksiniz ki, bazı meslekler uçmadan ve konmadan yapılamaz. Hayır, havacılıktan söz etmiyorum, söz konusu olan ağırlıkla karada icra edilen mesleklerdir.

Hadi, uçmaktan kastımın soyut düşünce ve yaratıcılık, konmaktan ise bir hayalin, bir tasavvurun ya da bir düşüncenin bilimsel temellere oturtularak hayata geçirilmesi olduğunu belirtmiş olayım. Gerçi, her meslek yaratıcılığa ihtiyaç duyar, ama bazı meslekler çok daha fazla ve sürekli yaratıcılık gerektirir. Mesela pazarlama bunlardan biridir; mimarlık, şehircilik, siyaset, reklamcılık ve marka yönetimi de... Ve daha birçokları...

Buraya kadar her şey normal, ancak zurnanın malum sesi çıkardığı bir yer var ki, o da şurası: Uçarak ve konarak yapılan mesleklerde, işin uçma tarafı, meslekten olmayanlar tarafından pek bir merak ve hevesle icra edilmeye çalışılır. Diyelim ki, bunda da bir sorun yok. Evet, gerçekten de bir sorun olmayabilirdi, şayet uçmaya kalkanlar bir de konmaya kalkıp kafayı gözü yarmasalardı!

Bahçesinde ebruli hanımelleri açan pembe panjurlu bir ev hayali kurmak, hatta bu evi, bahçesinden banyosuna, salonundan verandasına, odalarından mutfağına kadar zevkimize göre gözümüzde canlandırmak çok doğaldır. Ama bu evin hem mimari tasarımını gerçekleştirip hem de inşaatı için kolları sıvamak, uçup uçup kafa üstü çakılmak demektir. Yani, açıkça görülüyor ki, belli bir aşamadan sonra uzmanlığa kaçınılmaz olarak ihtiyacımız var.

Enfes pazarlama fikirleri çakabilir beynimizde, müthiş yaratıcı reklam konseptleri düşünebiliriz, olağanüstü marka konumlandırma hayalleri kurabilir veya süper satış rüyaları görebiliriz. Eğer bulutların üzerindeyken konunun uzmanlarına gidip sağ salim inişi gerçekleştirecek desteği alırsanız hiçbir itirazım yok. Ama çok iyi uçtuğunuzu düşünüp bir de konmaya kalkarsanız, benim itiraz edip etmememin de bir anlamı olmaz; eğer sarp kayalıklara çakılmadıysanız gerçekten Allah’ın sevgili kuluymuşsunuz demektir.

Her ne kadar Philip Kotler “Pazarlama aynı zamanda bir sanat dalıdır. Soyut hayal gücünün en çok gerekli olduğu bu alan, toplumların kendi sanat algısına göre şekillenir.” demiş olsa da, hepimizin bildiği gibi bu adam, ömrü boyunca “pazarlamanın aynı zamanda bir bilim dalı” olduğunu göstermek için çabalamıştır. Yani, koskoca Kotler külliyatı, uçmaktan daha çok konmakla ilgili prensipleri içerir.

“Amatörün en büyük sorunu, bilmediğini de bilmemesidir!” derler ama, yine de ben sizi şöyle ödüllendirebilirim; evet, uçmak da bir marifet ister. Herkes sizin gibi uçamaz. Ama asıl marifeti anlatmak için yüzyıllar ötesinden Mevlana size sesleniyor: “Marifet uçmakta değil, konmakta!” Uçuyorum diye konabileceğinizi de sanmayın. Konmak için, uzmanına lütfen!

A. Selim Tuncer
Görüntülenme Sayısı: 763
01.06.2009

Bölümdeki diger yazilar:

Yazarin diger yazilari:

Isim:

E-posta:

E-posta adresinize bir teyid e-postasi gönderildikten sonra yorumunuz onaylanacaktir. E-posta adresiniz görüntülenmeyecektir.
Yorum: